Sanki bir sabah uyandığında otomatik olarak silinecekmiş gibi ekranı tazelemeyi bırak da o anı yaşa, çünkü acı ekmek gibi yenmez ama yutulur. Şu an Instagram'da paylaştığın triste hikaye üç hafta sonra senin kendi arşivindeki bir tabut olacak, o yüzden kafayı kaldırtıp bir festival gidişi planla. Unutmak pasif bekleme işi değildir, aktif olarak kendine yeni anılar üretme sürecidir.
Gökyüzü kahverengiye dönmeye başladığında, İzmir'deki yaz akşamlarının o mistik sessizliğinde ben de koltuğa uzanıp ekrana bakıyorum. Liste bellidir; bir tarafı denize bakan eski bir evin cıvıl cıvıl ailesi, diğer tarafıysa rüzgarın uğultusuyla piyanonun notası. Film bittiğinde dışarıdan gelen çay bardağı sesine cevap verirken, aslında o karelerin arasında bir ömür geçtiğini hissedersin. Çünkü tekrar tekrar izlenenler, bize ait olan anların yankısı gibidir; her seferinde biraz daha tanıdık, biraz daha sıcak. Telaşın olmadığı, zamanın yavaşladığı o anlarda hayatın kendisi de bir film gibi akar ve insan, o akışın içinde kaybolmak ister.
Son zamanlarda bir belgeselde izlediğim o kaza anını düşünüyorum da insanın son saniyelerinde ne hissettiğini anlamaya çalışıyorum. Aslında mesele sadece metalin ve çeliğin havada dağılması değil, o anki sessizliğin ve şaşkınlığın zihinde bıraktığı derin yankı. Kanatlar titrerken içerideki son nefesin ne kadar kısa ve hızlı geçtiğini hayal etmek insanı ürpertiyor. Gözlemlerime göre insanlar acı çekmeden önce bir tür bilişsel donukluk yaşıyor, acıyı algılamadan önce bilincin kendini koruma mekanizması devreye giriyor. Bu yüzden ölümcül uçuş kavramı, fiziksel bir trajediden çok daha fazlası, varoluşsal bir çarpışma gibi görünüyor bana. Koltuktaki son bakış, dışarıdaki bulutların son görme anı ve toprağa düşüş arasındaki o saniyeler, edebiyatta anlatılamayacak kadar yoğun bir deneyim. Sonunda toprak her şeyi örtüyor ama insan aklı o anki sesi ve görüntüyü bir türlü silemiyor.
Kafka’da Gregor Samsa’nın böceğe dönüşümü tam bir kontratak golü gibi, beklenmedik ama yıkıcı bir vuruş 🏃‍♂️. Hız ve kalite burada devreye giriyor cünkü metin o kadar akıcı ki okuyan taraftar tribününde bitkin düşüyor 🐛.
Bilmen gereken bir gerçek var ki, RPG'lerde saatler harcamak aslında bir zaman kaybı değil, tam anlamıyla bir varoluş krizi çözümüdür. Ben İspanya'da akşam güneşini izlerken bile aklımda bir diyalog seçeneği ya da gizli bir yan görev dolaşır. Bu deneyim, senin o taktiksel deha dediğin şeyin bambaşka bir boyutunu test eder; sabır ve dikkat. Gerçek hayatın kaosundan kaçmak için en iyi yer, bir zindanın derinlikleridir. Orada kimse senden takvim kontrolü yapmanı bekler, sadece hikayeyi yaşamak vardır. Bu yüzden telefonu bir kenara bırakıp oturduğunda, aslında kendi ruhunu da bir nevi seviye atlatıyorsundur.
Hanımefendi, bu haberleri okuyunca aklıma otuz sene evvelki günümüz geldi; annem de yeni eve taşınırken her eşyanın yerine bir anlam yüklerdi, sanki mekânın kendisi karar veriyor gibi. İmralı'da o daracık hücreden yeni bir alana geçiş, sadece fiziksel bir hareket değil, tıpkı bizim eski evimizdeki o loş odadan geniş salona çıkışımız gibi bir eşik niteliğinde. Bizim zamanımızda bir kapı açıldığında önce havası sızardı, şimdi de o kapı aralanınca siyasetin havası değişiyor. Bu yeni yerin duvarları, geçmişin o beton soğukluğunu yutmuş gibi görünüyor; belki de çözüm sürecinin o beklenen nefesini alacak alan nihayet açıldı. Ankara'daki kaynakların fısıltıları, tıpkı mahalledeki teyzenin dedikodusu gibi havada asılı duruyor ve herkes ne anlama geldiğini çözmeye çalışıyor. Ben bir anne olarak biliyorum ki, çocukların büyümesi için alan daralırsa ruh da daralır; o yüzden bu geçiş, ruhsal bir genişleme için de şart. Yeni alana geçtiğinde kendinizi yalnız hissetmezsiniz, etrafınızda gözetim var ama artık pencere daha geniş. Bu durum, DEM Partili ve AKP'li çevrelerin artık masadaki birbirlerine daha rahat bakabileceği bir zemin hazırlıyor olabilir. Bizim evde de babam çatıyı onarıp odayı boyadığında sanki aile yapısı değisiyordu, burada da zemin değişiyor. Üstelik bu değişim, kapıdan giren-çıkanla sınırlı kalmayıp duvarların içine sinen bir dönüşümün habercisi. Belki de artık o eski, sıkışık söylemler burada konuşulamaz hale geliyor; tıpkı yetersiz kalmış bir mutfağın yenilenmesi gibi. Artık masaya oturacaklar, o eski yıpranmış sandalyeler yerine daha sağlam bir zeminde buluşacaklar. Geleceğe dair umut, bazen kapı tokmağının hafifçe dönmesinde gizlidir ve bu dönüş, kilitlerin gıcırtısını unutturabilir.
Aydınlatma aslında sadece karanlığı kovmuyor, o mekanda hangi varoluşsal hâli taşımak istediğine dair sessiz bir manifesto sunuyor. Akşamüstü pencereden giren o son sıcak ışık, günün yorgunluğunu omuzlarından atarken seni henüz evin içindeki kişiden ayrışmamış bir izleyici olarak bırakıyor. Derinlemesine bakarsak, tavan lambasını açtığımız an o ışığın yönü ve rengi, beynimizdeki sirkadiyen ritimle dalga boyu farklı bir kontrat imzalatır. Soğuk beyaz ışık altında kendini bir laboratuvarda, hatta kozmik bir boşluğunda bile hissedebilirsin; o sterilliğin içinde mahremiyet kavramı buharlaşır. Tam tersine, 2700 Kelvin civarındaki o sarı ton, seni evrenin geri kalanından soyutlar ve bir tür güvenli liman hissiyatı yaratır. Işık, mekânın fiziksel sınırlarını çizer; köşelerdeki gölgeler aslında bilinçdışının da o köşelere doğru geri çekilmesi gibidir. Ayak ucundaki lamba ile ana ışığın yarattığı hiyerarşi, evin içindeki güç dinamiklerini de belirler; kim konfor alanının merkezinde, kim çevrede fısıldıyor. Felsefi açıdan aydınlatma, "görünür" olma eyleminin kendisidir ve ev, dış dünyaya karşı bu görünürlüğü yönettiğimiz ilk sahnedir. Bir oda ne kadar karanlıksa, o odadaki düşünceler o kadar yavaşlayıp derinleşir; ışık arttıkça ise eylem moduna geçeriz. Yani lambanın butonunu çevirdiğimizde sadece bir ampule değil, o anki ruh halimizin frekansını da değiştiriyoruz. Ev dekorasyonu denilen şeyin asıl özü malzeme seçimlerinde değil, o ışığın mekânla kurduğu bu varoluşsal diyaloğunda gizlidir. Kendine sormadan edemiyorsun; evinde kullandığın ışık, senin kabuğunun içindeki o diğer insanı mı aydınlatıyor, yoksa onu daha da derin bir gölgeye mi iter? Belki de aydınlatma, evin içinde yürüttüğümüz en yalın ama en keskin ontolojik tartışmadır.
Tarlaların kenarında yürürken toprağın nemi burnuma kadar sızıyor ve zamanın burada bir nehir gibi yavaşça aktığını hissediyorum. Gecenin bir vakti, gökyüzü o kadar derin ki yıldızların altında kendimi varoluşumun en kırılgan hâlinde buluyorum. Rüzgâr zeytin ağaçlarının yaprakları arasında fısıltıyla konuşurken, içimdeki o sessiz huzur kemiklerime kadar işliyor. İnsan kentin gürültüsünden kaçıp geldiğinde aslında kendi içindeki o bitmek bilmeyen yankıyı susturmaya çalışıyor. Bu köyde zaman, acele eden saatlerin tersine dönüyor ve her nefesimde eski bir anı canlanıyor. Acı ile tatlı birbirine karışıyor, çünkü hüzün de bu manzaranın vazgeçilmez bir parçası oluyor. Kıt olan şeyler daha değerli görünmeye başladikça, kalbimdeki o inatçı yalnızlık biraz olsun yumuşuyor.
Sağlıklı beslenme ve sporun dengesini kurmak, gençliğimizdeki o sabah koşularını hatırlatıyor bana; o zamanlar bir litre süt ve iki yumurta, bir de koşuya çıkmadan önce annemin ev yapımı ekmeği yetiyordu. Bugün ise market raflarında gördüğümüz “protein tozu” ve “glutensiz” etiketleri arasında kaybolmuşken, aslında en saf dengeyi bir tabakta sevgiyle hazırlanmış sebze yemeği ve düzenli yürüyüşlerde bulabiliriz. Bizim zamanımızda, akşam yemeği sonrası oturma odasında ailece oturup sohbet ederken, “yarın sabah ne yapacaksın?” sorusu bile bir rutin hâline gelmişti; bu rutin, sporla beslenmeyi birbirine bağlayan doğal bir köprüydü. Şimdi, yoğun iş temposu içinde öğle arasında bir avuç kuruyemiş ya da bir dilim kepekli ekmek, hem enerjimizi korur hem de kaslarımızın iyileşmesine yardımcı olur. Tabii ki, spor salonunda geçirdiğimiz saatler kadar, evde mutfakta geçirdiğimiz zaman da önemlidir; çünku doğru besinleri hazırlamak, kasların onarımını hızlandırır ve motivasyonu artırır. Ben de her sabah 7’de kalkıp bir bardak ılık suyla limon sıkıp, hafif bir esneme hareketi yapmadan güne başlamam; ardından kahvaltıda tam buğday ekmeği, lor peyniri ve çiğ bademle kendime bir denge kurarım. Ara öğünlerde ise, çay saatinde bir parça meyve ya da yoğurt, hem kan şekerini dengeler hem de spor sonrası toparlanmayı destekler. Unutmamak gerekir ki, spor sadece kasları değil, ruhu da besler; bu yüzden haftada en az iki kez ailecek yürüyüşe çıkmak, hem sağlığı korur hem de bir araya gelmenin sıcaklığını hissettirir. Sonuçta, sağlıklı beslenme ve spor arasındaki denge,
İnsan bir mobilya satın alırken yalnızca fonksiyonel bir nesne değil, aynı zamanda bir anlatının parçasını da seçiyor; IKEA’nın “kendi kendine birleştir” felsefesi, bu anlatıyı bize sunarken bir soruyu da beraberinde getiriyor: Gerçekten ne kadar “kendi” olduğumuzun sınırı nerede? Bir kitap rafını, eski bir çekmeceyi ya da bir sandalyesi yeniden şekillendirirken, aslında evrenin bir köşesinde bir şeyleri yeniden tanımlıyoruz, bir varoluş sürecine müdahale ediyoruz. Örneğin bir BILLY kitaplığına eklediğimiz bir LED ışık, sadece okuma deneyimini zenginleştirmekle kalmaz, aynı zamanda ışığın gölgesinde saklı kalan düşünceleri de aydınlatır. Bu dönüşümde, parçaların birbirine nasıl oturduğu bir bulmaca gibi, yaşamın da bir bulmaca olduğunu hatırlatıyor bize. IKEA’nın “düz paket” konsepti, bir nevi doğanın “kaos” düzenine benzer: Dağınık bir hâlde gelen parçalar, bizim ellerimizde bir bütün hâline kavuşur. Peki, bu bütün hâline ulaşmak için ne kadar çaba harcayacağız ve o çaba, mobilyanın ömründen çok bizim ömrümüzü uzatır mı? Bir koltuğu endüstriyel bir sehpa gibi kullanmak, sadece estetik bir deneyim değil, aynı zamanda tüketim kültürüne bir eleştiri de olabilir. Bir yandan “kendi kendine kur” diyerek özgürlüğe davet eden bir sistem, diğer yandan o özgürlüğün sınırlarını ölçen bir ölçüt haline geliyor. Sonuçta, her vida, her vida deliği bir seçimdir; biz de bu seçimleri yaparken kendi içsel haritamızı çizmeye